29 Kasım 2009 Pazar

Peçeteden Gül...


Bir rüzgar geldi eskiden kalma ama hiç farkedilmemiş bir rüzgar.daha önce geçmiş yakınlarımdan esip öylece geçmiş. vakit erkenmiş veya geçmiş bir sohbet için soluksuz.


rüzgar yine gelmiş günlerden bir gün. gelirken değişik bir koku getirmiş yanında sanki peçeteden bir gül gibi. görerek koklanan bir koku sunmuş elleriyle.


alıp tadına bakmak istemiş yabancı. yabancı çünkü kendine yabancıymış önce. aramak ve söylemek istemiş ne çok şey ya, korkmuş kötü cadının büyüsünden susmuş.


rüzgara bırakmış, o zamanını ayarladığı gibi ayarlarmış nasıl olsa. bir de keşkelerde kalmanın korkusu da sarmış ya geceyi, rüzgar keşkeleri alıp götürmüş.ama belkileri bırakmış rüzgar,umudu da bırakmış.


esinti tüyler ürpertir cinstendi yine. kaygı yok içinde olduğu haliyle burada duruyo, kapımı vurup duran ne?Korkuma bir isim gerek ya koymaya korkuyorum adını da. ne çok korku var oysa güzeldi herşey. güzel olunca en çok da güzele sarıyor korku. sen şimdi gitme biraz daha kal bulunduğun yerde belki değişir yönü rüzgarının daha içe daha derine belki. belki dar gelir sana da bir gün bulunduğun yer ya içim sabırsız.


ne çok yazasım var bir bilsen ne çok doğmak istiyor parmaklarımdan kelimeler. izin versem yazsam istediğim gibi yine korku sarıyor işte. ya ? diyorum susuyorum. belki diyorum ardından sus pus oluyor içim. sonra bir ya? daha geliyor aniden. içimde gel gitler içimde kocaman bir deniz içimde bir koşturmaca ve sen yakamoz..


ama sen yakamoz olmasaysın dur dur. gelişin aya ve yıldızlara bağlı olmasın. bende deniz olmak isemiyorum bu kez. cisimden ve şekilden uzak sadece ruh olmak var içimde. çünkü beden ölür ya birgün ruh devam eder sonsuza. sonsuz olsun istiyorum içimde yerin. ruh ol sen ruhuma arkadaş ruhuma sırdaş ruhuma yoldaş ol.çok ol sen ruhum ol ya da istersen...


yola çıkmak istedi canım birden yine aynı korku işte ben varken içinde mümkün mü olmaması. sen silersin oysa peçeten bir gülle akan gözyaşlarımı. gördün mü gözlerimde hüznü yoksa sadece neşe mi vardı yanında. gülümseyişinde efkar vardı senin bir tebessümün ardına saklanmış sırlarını da gördüm. ama korktum söylemeye kendimden korktum. sırrına erdiğimi anlarsan eğer sırra kadem basarsın diye.


bak susamıyor işte parmaklarım. yazdıkça yazası geliyor.içimde bir garip ya neyse. neyselerde bırakmak olmaz ya ona da neyse.


bir şiir yazasım var sana. çook şiir olur diye kaçıyor içimdeki çocuk. bir şiir yazasım var sana içindeki duyguları anlatamaz diye korkuyor kadın.


bir soğuk yağmur damlasıyla başlayan gün nasıl böyle sıcak bitti?




26 Kasım 2009 Perşembe

ACI BAL başladım...

Gözlerini açtığında kısa bir an nerede olduğunu düşündü. Gökyüzüne baktı bulutlar Onu hatırlatmıştı. Bir bulutun önünden geçip gitmesi ile göz kırpışı arasında geçen sürede neler olup bittiğinin farkına vardı. Kimdi niye yaşamıştı bunca zamanı o an fark etti. Sanki bulutlar film gibi hayatını şerit halinde gözlerinin önünden geçiriyordu. Korkmuştu. Hiçe benziyordu yaşamı. Orda öylece ne kadar yattığını düşünmedi. Hayatı hep orda öyleceler ile geçmişti. Orda öylece dururken buluyordu kendini her geçen bulutta. Kalkmak istedi. Kalkamadı. Seslenmek istedi bağarsa her şey düzelecekti. Sesi çıkmadı. Küçükken anneannesinin anlattığı karabasan hikâyelerindeki gibi hissediyordu. Bütün vücudu felç olmuş gibi ağarıyordu. Bir koku hissetti dudaklarında. Sanki dudaklarıyla koku alıyordu, gözleriyle duyuyordu… Tadı damağında kaldı kokunun. Bahar yeni gelmişti öyle bir tadı vardı havanın. Kesilmiş çimen kokuyordu. Tadı damağında bıraktı düşünceleri öyleyse birileri geçmişti buradan nasıl görmemişti onu. En son nerede olduğunu düşünmeye karar verdi. Düşünmek! Ürktü en son ne zaman düşünmüştü. Kendine engel olamıyordu. Düşünmekten başka yapacak bir şey olmadığı için mi böyleydi. İçinin acıdığını hissetti. 38 yaşındaydı hatırladığı kadarıyla, belki çok daha yaşlı veya genç bir önemi yoktu. Yaşanmamış bir hayatta yıllar olsa ne olurdu olmasa ne olurdu? Düşünmemişti düşünmenin düşündürmenin ne demek olduğunu bilmiyordu. Yaşamıştı işte. Annesinin bulduğu bir kızla evlenmişti. Babasının uygun gördüğü isimleri koymuştu çocuklarına. Çocukları! Nasıl yetiştirdiğini düşündü onları. Aslında yetiştirmemişti, karısının istediği okula göndermişti, karısının istediği kıyafetleri giydirmişti bayramlarda. Büyük olan oğlu kendi hayatını kurmak üzere gitmişti. Kimseyi suçlayamazdı bunun için. İçten içe ne kadar oğluna özendiğini düşündü hatta kıskanmıştı oğlunu giderken. Kızı annesi gibi evde kadın programları izleyip günden güne geziyordu. Yaşı geldiğinde anneannesinin uygun gördüğü biriyle evlenecekti ve bir nesil devam edecekti böylece. Ürktü. Kendi başlattığı mutsuz hayatlar zinciri boynuna dolanmıştı sanki. Avuçlarının terlediğini hissetti. Hissediyordu. O zaman felç olmamıştı. Gökyüzüne çevirdi kafasını. Geçen bir bulut tokat gibi çarptı yüzüne. Saçlarına nasılda benziyordu bulut dağılırken. İpek gibiydi saçları beline kadardı. Gözleriyle aynı renge boyatmıştı bal rengi. Öyle tatlıydı ki, saçlarında boğmak isterdi kendini o her geçtiğinde gözlerinin önünden. Bilirdi başka hayatlara gidiyordu bal rengi gözleri ve bal rengi saçlarıyla. Kıymetini bilemezdi ki başka dudaklar bu acı balın. Acı mıydı saçları. Peki ya gözleri? Acıydı o anda karar verdi. İnsanın içini yakan acı ballardandı gözleri. Hiç tanımadığı bütün insanları kıskandı o anda. Onu gören bütün gözleri kıskandı. Gözleri yaşlanmaya başlamıştı. Bir ıslaklık sezdi bedeninde. Yıllardır ağlamamıştı ağlayamamıştı. Şimdi yılların öcünü alır gibiydi gözlerinden süzülen tuzlu sular. Kendi denizinde boğabilirdi kendini. Nefesini tuttu. Derinine inemeye çabaladı. Sonra bunun boşa bir çaba olduğunu fark etti. Hiç o kadar derin biri olmamıştı ki en derini bu kadardı. Kalkamıyordu, kıpırdayamıyordu, nefes alıyor muydu onu da bilmiyordu, hiçbir şeyin anlamı yoktu bu andan sonra. Öncesi kaybolmuştu, sonrası belli değildi.

Kapıyı açtı. Kapıcı yine gazetenin arasına koymuştu ekmeği buna sinir oluyordu. Kaç kere uyarmıştı adamı mahsus mu yapıyordu yoksa gerçekten anlamıyor muydu ne dediğini. Acaba garip bir Türkçe miydi kullandığı? Ekmeği tezgâhın üzerine koydu. Kendine harika bir kahve hazırlayacaktı. Suyu koydu. Kanepeye uzandı. Her zaman yaptığı gibi tek terliğini çıkardı sanki bir ayağı yokmuş gibi. Gazetesinin eklerini okurdu önce. Aslında hiç okumamıştı. Resimlerine bakıp geçerdi su ısınana kadar. Isıtıcıdan gelen tık sesi ile kanepenin yanındaki gazeteliğe diğer eklerin üzerine attı bu sabah ekini de. Bir baktı da ne kadar dolmuştu burası atma vakti gelmişti. Amerikan mutfağı vardı evinde bu isimden nefret ediyordu. Söve söve gitti mutfağa. 3 kaşık kahveye 1 kaşık şeker attı. Suyu sakin sakin doldurmaktan hoşlanırdı. Kahvesini içmeden önce koklardı. Yine öyle yaptı. Gözlerini kapatıp kokladı kahveyi. Sonra bunun ne kadar gereksiz olduğunu düşündü. Her sabah bunu yapıyordu ve sonrasında bunu düşünüyordu. Alışkanlık dedi: ALIŞKANLIK ! hayatı boyunca korkmuştu bu kavramdan. Ne kadar çok alışkanlık o kadar çok gidememek demkti. Oysa bir aydan fazla oturmamıştı hiçbir evde. Hiçbir ilişkisi bir haftayı geçmemişti. Devamını yaşamak istemediğini farketti. Devamını konuşmak istemiyordu kimseyle. Hem dünya çok kalablıktı gidilebilecek çok yer vardı. Buna uygun bir işti çalıştığıda yazardı. Yaşayamadığı ama hayalinde kendine ait onlarca kadını vardı. Her tanıştığı erkekte farklı bir kadının öyküsünü yaşarıdı. Hikayelerini böyle yazardı. Ülkenin en iyi yazarlarındandı nobel almıştı. Hangi evde bıraktığını bile hatırlamıyodu. Onun için bütün ilişkiler yeni A4 kağıtlar demekti. Yazabilirdi herşeyi herkesi yazabilirdi. Yazamayanlara şaşırıyordu. Yaratıcının ona neden böyle bir yetenek verdiğini hiç anlayamadı. Anlayamadan da ölecekti. Bugün saçlarını taramadan çıkmaya karar verdi. Bugün canı yazmak da istemiyordu. Bugün evde kalıp kurumuş çiçekleri ile ilgilenecekti. Bavulunun içindeki elbiselerini çıkartıp kendine yeni bir elbise çizecekti. Sonra bulunduğu yerin en iyi terzisine gönderip bu elbiselerden bu yeni elbiseyi dikmesini isteyecekti. Aslında kendi de dikebilirdi pek ala ama ne gerek var diye düşündü. Boşverdi. Hayatında neleri boşverdiğini düşündü. Kahve fincanının içine baktı. Dalga dalga yayılmış bir dalga gördü. Kahvesinin içine tükürdüğünü düşündü. Aynı ucuz otellerdeki akalmış kahvelerin görüntüsündeydi. Kendisine yeni bir hikaye konusu bulmuştu işte. Ucuz otellerde kahveden sorumlu otel bakanı bir kadın. Ne kadar acılı bir hikayesi vardı. Gülümsedi acıdan keyif alıyordu. Bu kahveden sorumlu otel bakanının başına neler neler getirecekti çok adi olduğunu düşündü. Bu kadın evli olsundu ve yasak da bir aşk olmalıydı hikayede kör bir adam o da evli. Düşündü bir an acaba körler eşlerini aldatır mıydı? Bu onun romanıydı her şey mümkündü. Tekrar kahvesinden bir yudum aldı bu sefer daha çok tükürük bıraktı kahveye. İrkildi. Bardak elinden düştü. En sevdiği fincan kırılmıştı. Bu önemli değildi. Gördüğü şey ruhunu paramparça yapmıştı. Elleri terledi…..

25 Kasım 2009 Çarşamba

Bir gelmiş bir gitmiş...

bir gelmiş bir gitmiş.... evvel zaman içindeymiş bir türlü kurtulamamış kalbur saman içinde samanlık seyran oluvermiş... o gelmiş yaz gelmiş o gitmiş kış gelmiş o her mevsimi ayrı severmiş ve her mevsimde başka güzelmiş...yağmurlara dayanamazmış her yağmurda br damla düşermiş gözlerinden.. dünyaya ağlarmış gökyüzüyle birlikte gökyüzü susarmış onun içi susmazmış. birinin kucağına yatsın istermiş sarılsın birine en içten sevsin birini en derinden olmazmış kötü cadının büyüsüymüş işte aşk ona yasakmış.. çalışmalı çalışmalı çalışmalıymış.keyif almasınında b önemi yokmuş başarmalıymış işte hırsları olmalıymış. hep sorarmış neden bu çaba diye cevap veren olmazmış...

Victor Hugo - Bir İdam Mahkumunun Son Günü

Bu kitap nasıl yaktı canımı. Sanki korku filmine zorla görülmüşüm gibi gözlerime de bantlar yapıştırılmış kapatmayayım diye. Böyle bir halde okudum kitabı. Sonra damağımda kaldı tadı bir kere daha okudum. dayanamadım bir çok kere daha okudum....Ve esinlendim ondan:

Şu anda gördüğüm şeyin bu dünyada görebileceğim son şey olduğunu bilseydim, gözlerini görmek isterdim.Bir idam mahkumunun ipi boynuna geçirilmeden önceki son dileği ne olur bilinmez aslında ya ( kafasından binlerce şey geçer belki de idam edilmek istemiyorum son dileğim bu demek ister ) hayat mahkumu olan ben ve bilinmez bir tarihe kadar yaşayacak olan ben, yarın yeni bir güne başlamadan önce son olarak senin gözlerinde kendimi görmeyi istiyorum.Öyle derinsin içimde.....

Kirpiğim Düştü

Kirpiğim düştü gözüme. Aldım. Altta mı üstte mi yaptım kendime. Ama öncesinde dilek tuttum.Sen sev , sen çok sev dileği tuttum. üstte dedim üstte çıktı. Kabul olur sandım.Oysa yaratan es geçti beni. Çok mu uzak bana şimdi hayal ettiklerim? İsyanım çok ya en fazla kendime.Hırçınlığım özlemekten, hasretimin rengi kaybetme korkusu...Sev beni sınırsız....

Düş'ün

Sen hala düşünüyorsun, oysa gece yaklaşıyor, oysa karanlık gelmeye başladı aydınlığıma.Işığa uzanabilir miyim, yetmez boyutum. Sen hala düşünüyorsun, ışığım olmaya karar vermeliydin oysa. bana ait tüm şeyleri, darmadağınık düşüncelerimi,depresif ruh hallerimi, sevgilerimi, sevgisizliklerimi,babasızlığımı, çok anneliğimi ve daha hepsini en çoklarını ve hiç olmayanlarını toplamalıydın.Oysa sen hala düşünüyorsu... Düş'ün ben olsaydım da beni düş'ünseydin keşke...

Kebelek...

Bir tırtıl öyle çirkinki, bekliyor penceresinin önünde. Görmüyor belki de görüpte beğenmiyor tırtılı. Biri geiyor ansızın, beklenmedik bir vakitte geçiyor pencerenin önünden. Tırtılı farkediyor alıp götürüyor onu içine. Tırtılla uyuyor, tırtılla uyanıyor artık, tırtılla başlıyor güne. Onu görenler trtılda bu çirkin şeyde ne bulduğunu anlayamıyorlar. Birgün güzel bir kelebeğe dönüşüyor tırtıl ve bir günlük ömrünü kelebek halini beğenenlerin yanında geçiriyor. beğenilmek hoşuna gidiyor. tırtılken beklediği pencere ardına kadar açılıyor güzel kelebeğe.tırtılken onu içine alanı unutuyor.Derken ecel geliyor alıyor ruhunu kelebeğin. Ölü kelebeği kimse beğenmiyor.Bir rüzgar savuruyor ölü kelebeği. rüzgar eserken ılık ılık davetsiz gelen bir yol boyu yürüyor acı içinde. bir kelebek düşüyor önüne ölü. Alıyor eline götürüyor yine içine.ölü kelebekle uyuyor, ölü kelebekle uyanıyor artık, ölü kelebekle başlıyor güne. Birgün ölüyor kelebekle.Birgün, kelebeğin ömrü kadar....

Ben en çok tırtılları severim, kelebek olup uçsalarda...

Bulut

Bir bulut geçti önümden gecenin siyahına inat bembeyaz bir bulut.Ben izlerken bulutu bir ılık rüzgar esti. Bulutun beyazını yaydı karanlığıma. sanki herşey daha berrak artık, herşeyin çözümü var gibi artık. Rüzgar umudu getirdi sanki. Rüyalarıma rüzgar değildi gelen kokundu sanki...

Turuncu Telaş

Bir turucu telaş sardı içimi nedeni belirsiz. Aklım bilmiyor, kalbim anlamıyor. Bir tuhaf koşturmaca var içimde ruhum da bir türlü anlamıyor.Bir renk var değişik bekliyor öylece sakin sakin. Ya görmüyor telaşımı ya umursamıyor. Bir turuncu telaş var içimde daha önce yaşamadığım, bir garip koşturmaca adını koyamadığım...

Günüme Geceme Hoşgeldin...

Bu kadar zor olmamıştı iyi geceler demek, kelimeler bu kadar yarım kalmamıştı hiç. Sussamda ben içimi susturmak gerek. gece çok aydınlık ama benim kokunla karışık rüyalar görmem gerek...

İçimde

Birşeyler oluyor günlerdir içimde. Bir şey var içimde ben kovuyorum o bir yolunu bulup tekrar geliyor içime.Belli niyeti içimde var olmak istiyor.Karşı koymuyorum artık, varlığına alışmak istiyorum. Ama ya giderse birgün diye çok korkuyorum...

Kim?

ben senden biraz mutluluk alsam, sen beni mutluluktan uçursan. Adı konmasa, adı olmasa ama seni benden kimse çalmasa...

Hüzün

Hüzün var, öyle çok var ki umut kaybolmuş hüznün arasında.Gözden göze ait olmayan damlalar dökülür hüzün bu denli çok olunca.Eller siler gözleri kurtarmak için hüznü gözlerden ya ele bulaşır hüzün. Ele de ait değil ya dökülür parmaklardan hüzün. Yazı olur gözyaşı. Her harf damlar içimden, gözümden damlar her yazı...Gözyaşlarımı siler misin?

22 Ekim 2009 Perşembe

Carmina Burana

Her terkedilişin ardından yalnızca bunu dinliyorum... geceleri ve gündüzleri bir esinti gibi karanlık sokaklarında dolaşır gibi ruhumun teklikeli ve karanlık sokaklarında dolaşıyor her bir ezgi. Talih , gözün çıksın...
Dinlemek gerekti yine...

O fortuna ---- Ey talih,
velut luna --- ay gibi
statu variabilis --- değişkensin,
semper crescis --- hep büyüyen
aut decrescis --- ve küçülen;
vita detestabilis --- menfur hayat
nunc obdurat --- önce zulmeder
et tunc curat --- sonra teselli eder,
ludo mentis aciem --- zihnin görüşüne göre;
egestatem --- fakirlik
potestatem --- ve kudreti
dissolvit ut glaciem --- buz gibi eritir.
sors immanis --- Talih, canavar
et inanis --- ve boş,
rota tu volubilis --- sen çark-ı felek,
status malus, --- sen kötüsün,
vana salus --- servet geçicidir
semper dissolubilis, --- ve daima kaybolur,
obumbrata --- gölgeli
et velata --- örtülü
michi quoque niteris; --- bana da zarar veriyorsun;
nunc per ludum --- şimdi oyun süresince
dorsum nudum --- çıplak sırtımı
fero tui sceleris. --- senin kötülüğüne teslim ediyorum.
sors salutis --- Talih, sağlıkta
et virtutis --- ve erdemde,
michi nunc contraria, --- bana karşıdır,
est affectus --- güdülen
et defectus --- ve sindirilen,
semper in angaria. --- daima esarette.
hac in hora --- O halde şu saatte
sine mora --- gecikmeksizin
corde pulsum tangite;--- titreyen tellere vurun;
quod per sortem --- madem ki kader
sternit fortem, --- güçlü kimseyi yere çalıyor,
mecum omnes plangite!--- herkes benimle birlikte ağlasın!

http://www.classical.net/~music/comp.lst/works/orff-cb/carmlyr.php

21 Ekim 2009 Çarşamba

yok...bir ağaç kesin...

artık yazmıcam, görünmicem ortalarda,silik birharfim ben izim kalmasın diye yıtın bütün kağıtları. dönüşümüm olmasın benim yüzünden kessinler bir ağacı, doğanın bana verdiği zararı karşılamaz belki bu da benim zararım olsun doğaya nefes almayışımın diyeti...cumartesi son kez oksijen alıcam ve sonra kesebilirsiniz artık ağaçları....

15 Ekim 2009 Perşembe

Kalmadım..

Sıra sana mı geldi?

Kalmadın..

Böyle işte insanoğlu, bir günde bitiriverirler adamı. Geçen hayatının arkasından el sallarsın ana. Sen bittiğinde senin yerine yenileri başlar her seferinde. Yokluğun ile varlığın arasndaki tek fark havayı kirletişinden ibarettir. Ve sen bunu fark ettiğinde artık daha fazla nefes alıpta kirletmeye tahammül edemezsin..

Kalmadın..
Kalamazsın...
Bırakmazlar...

İnsalra yerle düşüncelerini, fikirlerini içerler, kemirirler beyninin içini..
İnsanlar kemirmezse sen kemirirsin...
Kuşkuyla güvensizlikle sadakatsizlikle kemirirsin kendinii. Birgün bir bakmışsın dağ gibi sen bitmiş bitivermiş...

Kalmadım yazmışsın...Doğru...Kalmadın...Kalamazsın...Azalan herşey bitmelidir çünkü, biter çünkü. Sen de böyle azala azala kalmadın...

6 Ekim 2009 Salı

boşluk

yazmaya gerek yok aslında sadece içimde açtığın kocaman bir boşluk... anlatacağım, yazacağım sana, uzun zaman sonra yine kavuşturacağım seni yazılarımla. sen en çok yazılarımı severdi, senin gözlerinden dünyayı görmek istiyorum demiştin ya, gözlerimi hediye olarak göndereceğim sana...

imf

imf açıyorum : incir muz fındık... üzerine düşünelim incir yasak meyve zaten buradan anladınız olayı. muz kıçımıza girecekleri hatırlatmak amacıyla dahildir olaya fındıkta bütün bu zorlu süreç için enerji verir kalbe iyi gelir ayriyetten aganigi naganigi... kısacası sizler sevkü sefa içrisinde muz ile fındık ile takıladurun biz sizin kıçınızdaki dona kadar alacağımız için incire sahip çıkın oranızı buranızı örtersinizin açılımı....

30 Eylül 2009 Çarşamba

Ruhumla Karındaş - İ - E

yazmış bana ruhumla karındaş olan: o merak etti, çünkü "sen" diye birinin varolduğunu öğrendi..
irkildim. ben diye biri mi vardı diye. Yazdım: benliğini kaybetmiş birini merak etmek niye. sen diye bahsedilen yokuluşlarda kendi bataklığında en derine inmeye çabalasada çırpınışları boşuna oysa bu bataklıkta gelmişti dünyaya aynı pislik ölümüne izin vermezken o yine ölümün peşinde azrailde gıcık merak edilene almaya gelmiyor bir türlü. ölüm bu kez teğet geçmese de gelip alsaya beni.
aradan zamanlar geçmiş ya mekanlar aynı kalmış içimde.
o yine yazmış:karnındaki düşten aralanan gözkapağı.. bembeyaz karın uzandığı kızıl ufuk.. "düş"ünmemek mümkünmüdür düşle düşünmeyi düşükte buluşturan dilin bizi bıraktığı ıssızda! hiçin, anlamsızlığın huzura çıkması? bembeyaz karın uzandığı kızıl ufuk..kimsenin bilmediği bir pencereden..aralanan gözkapağı....
ben yazamamıştım bu kez ona. içinde huzur geçen şeylere ne olursa olsunlar yazmak gelmiyor içimden. içim ve huzur birbirine zıttaş...
ve birgün yine bir yazı geliyor :kendiyle kendinin izinde buluşuyor, bir yere varıp varmayacağını umursamayarak, yapacağı daha iyi bir şeyin olmadığının farkında.. kokluyor, topluyor, sonra çok düşünüyor, bazen de "belki"liyor unutup aslolanı.. böyle olmayacağını biliyor..nasıl olacağını bilmiyor.."işimiz aramak değil mi"hayır değil.üzerinde oyun oynamak.üzerimize oyunlar kurmak.hepsi bu!kendiyle oynamayı seven birine,çok gizli, dokunup kaçılmış bir şeymiş gibi..tehlikeli oyunlarve farkına varılmış kadar, ciddi!bu labirentte ebe!..
bu kez cevapta gecikmiyorum:içine atıldığımız kısmını unutarak veya buna aldırmayarak sonra hiç bişeymiş hiç olmamış hiç yaşanmamış sayarak sebebini içten içe bilerekama bilmiyormuş gibi yaparak labirentin içinde koşturmaca!hep aynı yoldan gidersen bir kere çıktın mı hep çıkabilirsin. mücadelen labirentle mi diye sorarsan labirenteki o kendini önemser bir çikolatalı kek misali mozaikebe vazgeçerse oyunan yeni ebe kim olacak ?
son denemezdi yazıda asla :belki susuz kalmışlardı, yoktu baharları ki tohumlarında çürümüştüler:)
ve son olmamıştı :ve belki suları fazla gelmişti , kıştı mevsimleri anlamadılar yeşermeyi reddettiler.. ve henüz bilmiyorlardı ağaç olmayı...olmadılar...düştü ağaçlar elmalardan teker teker..
daha anlatılabilse ya bir araya gelince çok daha var konuşmaya hevessiz yazmaya hevesli ruhu özgür ruhu farklı ruhu yalnızca karındaş iki yitik...

Bir-i-ktim

Yazmalıyım, kalemlerim bitmeli, kağıtlarım bitmeli ben yine de yazmalıyım, sonsuza dek anlatmalıyım. biri konuşturmalı beni yada susturmalı ama ben yazmaya devam etmeliyim. Ada vapurunda yandan çarklı bir kahve içip yazmak istiyorum. Haftasonu adalara gitmeli ve kilisede saatlerce yazmalıyım. devamı dönünce...

Yollar Ne Güzeldir Şimdi

Mezun olmanın en kötü yanı buydu işte. Yollara veda etmek zorunda kalmak. Düzene dahil olmak en acıtan yanıydı hayata karışmanın. Para kazanmalı insan sonra harcamalı o parayı. Gözkapağımda öksüz çocuklar büyütüyorum hasretini çektiğim. Gözümü kırpsam düşeekler diye uyumuyorum. Birinin adı Berfin diğerinin adı Havin. Sessi gecelerde sessiz masallar anlatıyorum onlara. Özgürlük türküleriyle büyütüyorum ve büyüdükçe büyüyorlar gözlerimde.Onlar da bu çarka dahil olmasınlar diy yummuyorum gözlerimi, düşmesinler diye kırpmıyorum. Ben ölünce bırakın açık kalsın gözlerim Berfin için Havin için bundan fazlasını yapamadı yazın mezar taşıma, sadece uzaktan bakıp yazabildi diyin, onları gözlerinde büyüttü...

Afrika

Afrikada bir çocuk henüz ölmek üzereyken ve aslında çoktn ölmüşken, henüz tanımışken Tanrıyı ve aslında hiç tanımamışken, son derece insancıl bir arzuyla ve aslında hiç insan gibi yaşayamamışken, başını gökyüzüne kaldırıp haykırdı: Tanrı olmak kolay iş, çok kolay hemde.... Zor olan afrikada bir çocuk olmak, buna gücün yeter mi???

28 Ağustos 2009 Cuma

Mektup 1

Elimi öyle bir tutmalısın ki bastığım toprak benden aldığı enerjiyi yaymalı tüm dünyaya. Benim senin sevginle canlanan bitki örtüm hayat vermeli doğaya.

Bu ilişkinin içinde özgürlüğü yaşamalıyı biz. Ruhlarımız özgürce dolaşmalı aşk bahçemizin uçsuz bucaksız dünyasında, sonsuzluğu yaşamalıyız, sevgiyi içmeliyiz kana kana.

Bir o kadar da derinden bağlanmalı ruhlarımız.Bir olmanın tadını çıkarmalıyız tekil bireyselliğimizde. Ellerimiz bir olmalı, gözlerimiz bir olmalı, bedenlerimiz bir olmalı. İçimizde kanayan, acıyan yanları öpücükler ile iyileştirmeliyiz. Dudaklarımızın gezdiği hücreler yenilenmeli, bütün olmanın, bu iyileşmenin tadını çıkarmalıyız.

Biraz sabretmelisin ki çok beceriklisin bu konuda. İçimdeki henüz gezmediğin, henüz tanışmadığın dünyayı görmek için biraz sabretmelisin. Sonra sana dünyanın kaç bucak, kaç canlı, kaç akıl almaz oyun olduğunu göstermeliyim. Ve seninle farkına varmalıyım her birinin.

Kendini koşulsuz brakmalısın bana. Elini tutup çektiğimde o an gitmek istediğimiz yere gitmeliyiz.Yaşamalıyız, yaşamı hissetmeliyiz. Güneşin doğuşunu, ayın kayboluşunu izlemeliyiz. Bir günün 24 saatten ibaret olmdğını kanıtlamalıyız.

Fotoğraf çekmeye gitmeliyiz örneğin arka mahallelere. Çocukların gözlerindeki masumiyeti ve umudu yakalamalıyız bir karede. Yaşam kırıntıları bulmalıyız oralarda, izinsiz almalıyız ve martılara atmalıyız bir adavapurunda.Doğanın ortasında bir böceğin bir yaprağı yerkenki halini çekmeliyiz. Bu olağanüstü duruma, bu yaşama, bu yaratanın akıl almaz döngüsüne akıl erdirmeye çalışmalıyız.

Beraberken uzun sohbetlerimiz olmalı, dünyaya, hayata, poitikaya, sanata dine, aşka,küfüre, edebe,adaba,içkiye dair sohbetler etmeliyiz. Bazen sadece yol olmalı. Uzun bir yola çıkmalıyız bir gece vakti. Yol boyunca konuşmamalıyız. Yanındayken özgür olmanın, yanındayken yanında olmamanın, beraber olmanın ve uzak olmanın tadını çıkarmalıyız. Verdiğimiz ilk molada birbirimizi hasretle kucaklamalıyız. Yanındayken özlemenin farkına varmalıyız.

Yardım etmeliyiz insanlara, umudu olmayanlara umut olmayı görev edinmeliyiz üstümüze. Hayatımızın, var oluşumuzun amacı buymuşçasına, bunun için yaratılmışçasına çabalamalıyız ve bırakmalıyız kendimizi yaratanın kucağına, teslim olmalıyız bu gücün yüceliğine...

Sevmenin tadına varmalıyız. Severken çığrından çıkmalı herşey. Doyumsuz olmalı severken. Yarına özlem duymalı dünü minnetle anmalı ve anın tadını çıkarmalıyız.

Yaşlanmamalı içimizdeki çocuk, ruhumuz hep doyumsuz hep canlı kalmalı. Sevgimizle sınırsızlığı sonsuzluğu yaşamalıyız.Paylaştıkça çoğalmalıyız, paylaşmadıklarımız bizi eksiltmemeli.

Ve bir gün çıkıp gideceğimizi bilmeliyiz. Bir gün artık bir olmayacağımızı, sonun gerçek olduğunu yadsımalıyız. Ama bunu düşünerek yaşamamalıyız. Ayrılık nereden gelirse gelsin, sevgiyi kabullendiğimiz gibi kabullenebilmeliyiz. Gitmeyi de bilmeliyiz, bırakmayı da, vazgeçmeyi de. Ama asla zamansız olmamalı vedamız, hiçbir şey yarım kalmamalı. Süpriz ayrılık sadece yaratan tarafından yapılamalı. Zamansız ayrılık bir tek ölüm yüzünden olmalı. Ve biz her gecen saniye ölümsüzlüğün anlamını keşfetmeli kana kana içmeliyiz yaşamı.

Hayatın bizi yoran yanlarından içimizde molalar vermeliyiz. Çok uzak olalıyız birbirimize böyle zamanlarda. Tarifsiz acılar çekmeyi de anlamlıyız. İçimizdekini anlatamamalıyız. Gözlerine baktğımda acıyı görebilmeliyim, aynı gözlerde umudu, aşkı, nefreti, sevinci, özlemi de görebilmeliyim. Gözlerimizde yaşamı, yaşadığımızı görebilmeliyiz.

Su içerken, yemek yerken, uyurken bnları sadece bir eylem, bir yaşam gerekliliği olduğu için yapmamalıyız. Syun dudaklarımızdan boğazımıza, oradan midemize ve en son vücudumuzdan çıkışına tanık olmalıyız. Bunun yüceliği ile yücelmeliyiz.

Dünyanın herhangi bir yerinde ezan sesini dinlemeliyiz. İçimizde tasavvufa ermeliyiz. Yaratanı ruhumuzda, özümüzde bulamalı, bize verdiklerine şükretmeliyiz. Birbirimiz için iyi dileklerde bulunurken insanlığı unutmamalıyız.

Ve ölüm geldiğinde, azrail canımızı henüz almadan önce bu hayatı iyiki yaşadım diyebilmeli, öbür dünyadaki sonsuzluğa hazır hissetmeliyiz kendimizi. Geçişler erken veya geç olmamalı. Zaman kolumuzdaki saatten ibaret olmalı. Bütün vedaların erken olduğunu ve aslında her şeyin tam vaktinde gerçekleştiğini unutmamalıyız.

Vakit geçerkende dururken de biz olmaktan ve bir olmaktan aynı keyfi alabilmeliyiz. Hayatın aslında bir başlangıç olduğunu ama bitiş olmadığını birbirimizde keşfettiğimizde, bu doyumsuz şenliğin kendi eserimiz olduğunu görmeli ve altına imzamızı atmalıyız.

Ve sen elimi tutmalısın, öyle sıkı tutmalısınki, bastığım toprak benden aldığı enerjiyle hayata hayat katmalı, hayatıma anlam kattığın gibi....

Ezgi AKTAŞ
28.08.09 04:20

13 Ağustos 2009 Perşembe

YAR...

Yar, yokluğun içimi sardı canımı yaktı ağladım..
Yar, sevdan gözümde yaş oldu aktı yüreğimi dağladm..
Sorunum içimle kendimle yar, nasıl anlatırım?
Teslim olmaktanır korkum aşka.
Kendime karşıyken düşüncelerim söyle yar, seni nasıl sorgusuz kabul ederim?
Yar, kavgam aşkıma değil unuta ben seni hep yaşarım..
Sevdan değiştirmesin beni ben böyle kalmalıyım...
Korkularımla, yasaklarımla, günahlarımla sev beni.
Kaybetme içinde, hatalarımla sev beni..
Ya da çık git yar,boğulma derinimde,üzme kendini üzülme..
Bedeli vardır her aşkın, ödenir..
Ben aşkıma bedel ödeyemem seni, umutlarını ve üzüntülerini..
Çok düşündüm yar, çok ben seni..
Sevgim kadar gerçek bu asiliğim...
Kumandam yok benim ben özgürlük delisiyim.

Bırak ruhum özgürce dolaşsın aşk bahçende.
Sevdan yumuşatsın ruhumu, kırsın duvarlarımı...
Ama yar, zorlama beni bırak...
Beni sev yar, seni seveyim bırak...
Ama acılar katlanılmaz olursa bırak..
Akan gözyaşlarına dayanamadım, yoktumki yanında seni saramadım..
Uzağımda kalma yar, dayanamadım..

osho zen tarot destesinde büyük arkana bölümünde yer alan kart.

aşk dediğimiz aslında, yeryüzünden gökyüzüne uzanan bir bağlantı tayfıdır. en dünyevi düzeyde, aşk cinsel çekimdir. çoğumuz orada kısılı kalırız, çünkü cinselliğimize her tür beklenti ve baskıyı yüklemek üzere koşullandırılmışızdır. aslında cinsel aşk konusundaki en büyük sorun, asla sürekli olmamasıdır. ancak bu gerçeği kabullenebilirsek onun tadını olduğu haliyle çıkarabiliriz –oluşunu hoş karşılarız ve olmadığı zaman minnetle güle güle deriz. sonra, biz olgunlaştıkça, cinselliğin ötesinde var olan ve karşımızdakinin tekil bireyselliğini onurlandıran aşkı yaşayabiliriz. eşimizin genellikle bir ayna işlevi gösterdiğini, bizim varlığımızın daha derindeki yanlarını yansıttığını anlamaya başlarız. bu aşk özgürlüğe dayanır, beklenti ya da ihtiyaca değil. kanatları bizi daha yükseğe, her şeyi bütün halinde yaşayan evrensel aşka götürür.

şu üç şey unutulmamalıdır; en düşük aşk sekstir –fizikseldir- ve aşkın en arıtılmış hali sevecenliktir. seks aşktan aşağıdır, sevecenlik aşktan yüksektir; aşk tam olarak ortadadır.
pek az kişi aşkın ne olduğunu bilir. ne yazık ki, insanların yüzde doksan dokuzu cinselliğin aşk olduğunu düşünür –değildir. cinsellik hayvansıdır; büyüyüp aşka dönüşmesi muhtemeldir kuşkusuz, ama gerçek aşk değildir, yalnızca bir potansiyeldir…
uyanık ve tetikte olursanız, düşünürseniz, o zaman seks aşka dönüşebilir. ve meditasyonlarınız tam, mutlak olursa, aşk sevecenliğe dönüşebilir. cinsellik tohum, aşk çiçektir ve sevecenlik kokudur. BUDA sevecenliği ‘aşk artı meditasyon olarak tanımlamıştır. aşkınız yalnızca diğerine duyduğunuz arzu değilse, aşkınız yalnızca bir ihtiyaç değilse, aşkınız paylaşmaksa, aşkınız bir dilencinin değil, bir imparatorun aşkı ise, aşkınız karşılığını istemek değil –sırf vermenin sevincini yaşamak için- yalnızca vermeye hazır olmaksa o zaman meditasyonunuzu ekleyin ve saf kokusunun yayıldığını görün. bu sevecenliktir; en yüksek olgu sevecenliktir.

19 Temmuz 2009 Pazar

AHHH

birini sadece sevmek için seversen ve kapılırsan rüzgarına böyle umursamadan olacağı budur işte yere çakılmak. şimdi senin payına ayağa kalkıp yürümek düşer. biraz yavaşlamak düşer, çok arkanda kalan duygularının sana yetişmesini beklemek düşer. Yaratanın sana kendi cümlelerini yaratma yeteneği verdiğini unutmaman gerek.
sen anlatıcısın, yaşamayı başkalarına bırakman gerek. zira sen yıllar boyunca harika bir masalın baş kahramanıydın. şimdi nir başka masalda adı olmayan bir karaktersin ve bu senin tercihin. sen prensesken masalında yıllar yıllar önce ve uzunca bir masalken bu sana teba eden halkın da vardı deliler gibi seven prensinde. sen ülkeni de terkettin prenside tebayıda. masalı bitirdin en mutsuz sonla.
şimdi sen başı sonu bozuk bu kandırmaca hikayede ana karakterin karaktersizliğinden boşuna şikayet etme. o senin sitemlerine çok uzakta kalırken, sen bilerek ve isteyerek dahil olduğun bu uydurmaca hikayede adı konmamış bir kahraman olarak kalmaya mahkumsun. o kendi özlemlerini sende tatmin ederken başka hayallerde ama senin bedeninde senin aklın hep o masalda kalacak. sonunu mutlu yazmadığına üzüleceksşin her hatıranda. gezilmeiş şehrini bırakmadığın bu ülke ruhunu basacak, her sokakta sana onu hatırlatacak....

10 Temmuz 2009 Cuma

Öleyim O zaman

Hiç bu kadar yakınıma gelmemiştin ölüm. ben hep beni alırsın önce diye umuyorum hala daha. ama sen tehlikeli oyunlar oynuyorsun etrafımda gözümün içine içine sokarak rüyalarımda. olmuyor ölüm bir sıra olmaı ise illa sen bilirsin ben hep ilk olmak isterim. ve illa lazımsa birinin bedeni toprakta fosilleşmek için al benimkini zaten bir işe yaradığı da yok dünyada. dün demişken ne yanlıştı dün ne acı ne saçmaydı. ne yaptım dün niye yaptım. kim oluyrum ben böyle kimleşikçe ruhumun çirkinleştiğini görmüyor muyum? kayıptım dün başkası çıkmıştı içimden en çirkin olan yanım. bencil hırçın hoyrat kaba seviyesiz saygısız yanım. Şeytan kadınım dün sevdiğimi üzdü. ben neredeydim o sıralarda ölümle pazarlık halindeydim annemi almasın diye. mantığımı alıp gitmiştim yani içimden çok ötelere. o ana denk geldi işte sevdiğim özür dilerim. telafi edilmesi mümkün olmayan birşey yaşattım sana dün. kimliğine aykırı olan bir şeyi benim yüzümden yapmak zorunda kaldın. hani haksızda değildim ya bu kadar haklı da değildim. rahatsız ettim seni dün varlığımla oysa varlığım ruhuna neşe katmalıydı her yeni gün...

Git Artık

Hepsi senin yüzünden. senin yüzünden bu kadar hırçınım hayata karşı. senin yüzünden güvenemiyorum insanlara . senin yüzünden sevemiyorum kimseyi sorgusuz sualsiz. senin yüzünden mahvetmek üzereyim herşeyi. sen artık gitsen ya içimden de dışımda terk ettiğin gibi beni. o zaman kolay mı olur sanki herşey daha mı rahat daha mı özgür olur içim. Baba git artık zaten çekip gittiğin gibi.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Sıkışık

Başkasının dünyasına kendi gözleriyle baktı.. Hikayelerini hep üçüncü tekil şahıs olarak yazdı..
Kendi dünyasına bakmayı unuttu mu yoksa sıkılıyor muydu kendinden? Kendi olmaktan mı korkuyordu hep üçüncü sahısları tekil anlatırken? bilinmez. ona dair herşey bilinmiyoru zaten hiçbirşeyden ise herkes emindi. kendine çizdiği oyunun piyonuydu sadece şah bir başkası idi hayatında. Gözlerini kısıp ateşe baktı. yanmanın nasıl bir şey olduğnu hayal etmek miydi amacı biinmez elini uzattı yanan çakmağa. canının acısından keyif aldı mazoşistçe. elinde kendinden bir hatıra kaldı vücünda başkalarına ait hatıralar taşıyan. aynaya bakmayalı da uzun omuştu, saçları kısaydı ihtiyacı yoktu bakıma. sanki erkek olmak istermişçesine hep kısa idi saçları sanki saçarı benzese yeterdi gibi. devrik cümlelerinde devrilirdi ruhuda. bir köşe başı bulurdu kendine cennetle cehennem arasında cereyan yapan. üşütürmüydü acaba kendini. üşütük derler miydi ona? ne çabuk dağılıyordu dikkati o konudan o konuya aklından imgelergeçiyordu. sayısız düşüncelerinden birini tam olarak düşünmeyi becerebilse belki bu kadar düşünmek zorunda kalmayacaktı. hayatı gözlerinin önünden öylece geçip gidiyordu. elini uzatsa tutabilir miydi hayatını, gözlerini kapadı derin bir nefes çekti şehrin yakıcı teninden.

30 Haziran 2009 Salı

AŞK

içimde kelebekler var sanki, karnımda oynuyorlar, bir garip huzur var bunca acının orta yerinde göbeğinde., gözlerin var , var ya gözlerin derinimde kaçtı çok. dudaklarında boğulmak istiyorum nefesinle. Aşk a inanmayan birine aşık olmak ne büyük gaflet... ben sende aşkı yaşarken doyasıya ve doyamazken sana sen sadece benim varoluşuma bir hediyesin. bencilce alma bu laflarımı derime varman için zaman gerekli. Ey sevgili anlatılacak çok şey var daha başlamadık ki. ben anlatayım sana sen dinle zira hikaye bende sabır sende...

24 Haziran 2009 Çarşamba

Seviyorum Çok...


Sevgi, aşk, tutku...

Ne dersen de adına mühim değil..

Huzur kollarında,

Sevmek umursamadan dünyayı,

Sadece seni sevmek...

22 Haziran 2009 Pazartesi

B - A - B - A - L - A - R Günü

Yazılacak ne var ki babalar gününe ait. Bir baba nasıl hissettirir bir çocuğa? Güven mi verir, cesaret mi, sevgi mi, saygı mı, korku mu... Öfkeyi mi öğretir affetmeyi mi? varlığı mı öğretir yokluğumu, onur ve şereften mi bahseder yoksa. kitap okur mu baş ucunda
ağlayınca okşar mı saçını, evden gizlice çıkınca kızar mı, ayşelerde kalıcam deyip yalan söylediği ortaya çıkınca ceza verir mi? hangisini hissettirir hepsini birden mi? babalar günü imiş???? peki ya babası olupta olmayanlar günü? var olduğunu bildiğin ama hissedemediğin babalar günü ne zaman ? ölü baba mı iyidir yaşayan ölü baba mı? öfke doluyum ve hasret ve özlem ve çocukluk doluyum. babası olmayınca insanın ya da hem olup hem olmayınca bir türlü büyüyemiyor. babam olsaydı yanımda ne hediye alırdım ona?

Şimdi baba sana bir hediyem var hazırda. bana yaşatmadığın duygularımı biriktirdim uçurtma yaptım bıraktım. babalar günü hediyen bu sene duygularımdan bir uçurtma..

Minik bir kız çocuğuyum ben
Gözlerimi henüz açtım dünyaya
Annem dedi dünya boşmuş
Sevgi denen bir şey yokmuş
Güzel bir genç kızım ben
Henüz çıktım dışarı
Annem dedi dünya boşmuş
Özlem denen bir şey yokmuş
22 sinde bir kadınım ben
Henüz aşkla tanıştım
Annem dedi dünya boşmuş
Aşk diye bir şey yokmuş
Otuzlu yaşarlarıma gelince ben
Birden kaybolur yıldızlar
Ben daha göremeden
Anladım anne
Dünya boşmuş
Yaşamak dediğimiz
Sahte bir oyunmuş..

15 Haziran 2009 Pazartesi

ACI BAL

Yeniden yazmaya başlayabildim. Sanırım ilham perim biraz tatile çıkmıştı aklımın ücra köşelerine. ilk önce acı balı tamamlayacağım. Gözlerimde kalana...nasıl heyecanlıyım. parmaklarımın ucunda gelişen bir hikaye, satırlarda doğacak. beğendirme kaygısı taşımadan yazıyorum bu kez, sadece kendim için... bütün gözlerde kalanlar için :)

Çoook yakında :))

12 Haziran 2009 Cuma

Farid Farjad

derin dokunuyor içime, içimde sakladığım acı değmemiş yerlerime acıyı hatırlatıyor. dinledikçe dinleyesim dinledikçe daha bir ölesim geliyor. dinledikçe içim acıyor...

11 Haziran 2009 Perşembe

rica

bir yer varmış bahsedyorlar, adına cennet diyorlar. bu dünyada ne ekersen biçecekmişsin öbür tarafta öyle diyorlar. bir yer daha varmış adına cehennem diyorlar. ödül vereceklermiş ve ceza. farkı sonsuz oluşuymuş. dünyada payına acı düşene öbür tarafta cenneti vermezlerki. günah diyorlar adına yasak meyveyi yiyen atalarımın günahını çekmeye başlamakla başladı hayat. sonrası hep aynı gelişti.
kendine ait kalmayan bir hayatı yaşamak niye.azrail bu sefer bir kıyak yap bana da gel almaya. bekleyiş çok uzun zaman geçmiyor. hey sana diyorum ben beceremiyorum ölmeyi bile hadi bıraak işi gücü de beni almaya gel artık.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Anlatı

bir matemin rengi dolaşıyor gökyüzünde. birazdan kapısı olmayan odaya pencereden biri girer. neresi olduğu mu önemli içinde kimin olduğu mu , kapalı kapılar hep merak edilir. anlatırsan bütün hikayeni kalmaz ve hergün biraz anlatırsan sıkar ve sen hergün yaşarsan olmaz.

yürüyüş

bir atsam kendimi beyoğluna dolşasam orada burada zamansızca kendimle kolkola. sonra otursam bir bardak su içsem, en lezzetli içkinin tadını bıraksa damağımda, sarhoşluk halimden kurtulsam ayılsam, sonralarım çok olsa bu kez, sonra ile başlayan bir çok cümle kursam . şeyleri şey oldukları için ayrı tutsam birlerden ve herlerden. garip başlamasa gün süpriz olsa da acı olmasa ya bu kez. pembe kurdelalı kız rüzgarda sarı saçlarından düşen kurdelasını aramasa ve karşılaşmasa hayatının aşkıyla. aşk olmasa ya bu kez. beyoğlu beylik bir türkü tuttursa anlamını bilmediğim. kekremsi bir tat bıraksa ağızımda bu yollar, midem bulanmasa, o olsa bu olmasa, hadi be bu sefer bu oyunda benim istediklerim olsa bir gün olsa olmaz mı?

5 Haziran 2009 Cuma

üzgün değilim

takmıştı

Kendi macerasında çok oyalanmıştı.
ne çok yazası vardı saçları bal köpüğü renginde olan sorumsuz kızın hikayesini. saçları koyu kumraldı aslında gözleri ela. herkese nasip olmaz ela gö. bir dengesizlik hakimdir evvela. biraz yeşil biraz kahve rengi azıcık balköpüğü yaratan bile karar vermekte zorlanmış sanki. gözlerine uysun diye boyamış saçlarını ve saçlarına uysun diye gözlerine lens takmış. yani beğenmeiş tanrının yaptığını. haksızlık etmiş yaratana bu seferde o etsinmiş hep tanrımı haksızlık edecekmiş...
ne çok alatası vardı ruhu kaçak kendi mahkum kızın hikayesini. duvar saatine takmıştı bir kere. kalabalıktı ev uyrken kimi aksırır kimi öksürür kimi ossururdu o diğer odadan salondaki saatin gıcık sesini duyardı sadece. takmıştı saati yapana uyuyamadığı için söver dururdu, herkes işini iyi yapsa böyle olmazdı zaten, takmıştı odanın bütün gürültüsünün yanında tak tak takdiye belli belirsiz vuran saatin aslında olmayan sesine....

bukle

buklelerni beğendim nasıl yaptın dedi. evde maşa ile yaptım sarıyorum ve saymaya başlıyorum: 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10 işte brinci buklem oldu bile dedim, güldük. bugün garip bir hüzün vardı yüzünde idolümün. anladıki anlatmaya ihtiyacı var. öğlen dedim beraber kahve içelim mi size söylemek istediklerim var. anladığımı anlamıştı. tabii dedi seni dinlerim. beni dinle nolur anlatmaya ihtyacım var dye sessiz çığlıklar atıyordu gözleri. yemek yedik beraber gülüştük kalabalıktı. sonra aşağı indik. odada yalnızdık. o anlat bakalım dedi ben kendime engel olamadım : düşersem beni tutacak kaldıracak kimsem yok biliyor musunuz dedim. nereden çıkmıştı ki bu brden. utandım. yanaklarım kızardı. güldü bana. yanıma oturdu, ellerimi avuç içine aldı sıktı, konuşmadan gözlerme baktı. hiç kimse bu kadar samimi bakmamıştı gözlerime. bana hikayesini anlattı. anlattıkça anlattı, onu o yapan herşeyi anlattı, tutkularını hırslarını, dostlarını,düşmanlarını anlattı. konuştukça konuşası vardı. bir an durdu pencereye yürüdü. insan dedi birbirini hikayesini bilince daha iyi anlıyor. gözünden bir damla yaş düştü. yanına gittim küçük bir kız çocuğuydu sanki. bana baktı sarıldık. nasıl samimi nasıl içten nasıl sıcaktı. ne kadar öyle durduk bilmiyorum. yanağımı sıktı tombiş yanakların var dedi, öptü:) sevgiyi hissetmek ne kadar güzel bir duygu. sen dedi şanslısın. neden dedim. çünkü düşersen tutucak kimsen yok, etrafın kalabalık ama kimsen yok. acını anlayamıyorum çünkü ben düşersem beni tutacak insanlar var sen bile tutarsın düşersem. ama sen düşersen yerde kalırsın uzun süre. o yüzden senin düşmen daha zor, o yüzden sen daha sağlam basıyorsun yere, o yüzden bu kadar cesursun. biliyorum bu güçlü görüntünün ardında ne kadar narin bir kız çocuğu var görüyorum merak etme dedi. görünmek hiç bu kadar iyi glmemişti. bana inandığını söyledi, tekrar sarıldı, keşke onun kadar bende kendime inanabilseydim ...

28 Mayıs 2009 Perşembe

1 erkek 1 kadın

çok beğendim :)

diyork kadın: siz neden bir yumurtayı döllemek için milyarlarca sperm üretiyorsunuz bilyor musunun?
diyorki adam : ne alakası var ?
diyorki kadın: çünkü bir tane sperm akıl edipte yumurtaya giden yolu sormuyor:)))

acı mı?

acı çektirmeyi seviyorsun dimi diye sordu ela ela bakan gözleryle. hoşuna gidiyor aydınlığımı almak beni karanlıklarda bırakmak mutlu ediyor seni dimi-bağardı. oysa bir zamanlar herşey olandı o ela gözler. en mutlu edendi başka aydınlığa gerek duyulmayandı. seni bir cam fanusa koyup dışını siyaha boyamak istiyorum, seni kimse görmesin demişti en son ... ayrılık cümlesinin bir önceki cümlesiydi bu. o fanustan bahsetti ben ayrılık dedim yakın bize. sudan çıkmış balık gibi çırpındı gözlerimin önünde. gördüğü son şey gözlerim oldu. ve onun istediği de oldu. kimse görmedi beni bir daha hiç. kimse onun gördüğü yanlarımı görmedi, tam da söz verdiğim gibi anlatmadım kimselere. keşke demek yasaktı bir kere yasakları da yasaklamıştı ya unuttu. keşke dedi gidişin engelleyecek bir adım atabilseydim sana. gidişimi ben bile engelleyemyordumki. oysa çok uzun kalmıştım sende. sana uzaktım belki ama uzun lkalmıştım.şimdi sen acılarına br suçlu bulmak için benim yokluğumu suçlamaya kalkma olur mu? sen acıya hasrettn zate biraz acı iyi gelir uslanmaz ruhuna. hem benim yokluğum senin varlığına armağanım olsun olur mu ?

merak?

bir başka başlar bazen sabahlar.
evden çıkarken çöpçüyle karşılaşırım ağzında sigara elinde süpürge aklında kimbilir hangi düşünce sokağın köşe bucağında dolanırken. kendi külünü en sona mı bırakıcak acaba diye bakarım o benim baktığımı bilrmişçesine zamansız süpürür külünü kendie getirir beni: hadi işe geç kalıcaksın oyalanma buralarda diye sessiz bir selam verir bana. çöpçünün gözleri buğulu bakar belliki derdi çok. bu sabah erken çıktım evden çöpçü henüz gelmemişken. merak eder mi acaba beni?
bir başka yollardan gider insan bazen.
iki alternatif buldum kendme işe gitmek içn br gün birini bir gün birini kullanıyorum. durakta hep aynı yüzler aynı saatte. kimse kimseye bakmıyor hepsine günaydın ne güzel br sabah değil mi demek geliyr içimden. bu sabah başka bir yoldan geldim. merak eder m duraktakiler beni?
bir başka simitçiden simit alır bazen insan.
işyerinde sokağın başındaki simitçi amca kankam olur. her sabah simitin en gevreğini sana ayırdım der. biraz memleket meselesi konuşuruz. hayırlı işlerin olsu amca derim. gülümser, rızk Allahtan der. bu sabah simit alamadan geçtim simitçinin önünden. merak etmiş midir simitçi amca beni?

15 Mayıs 2009 Cuma

sevgiliye

kalbine baktır dedin durdun bana, baktıramam utanırım içinde sen varsın dedim güldün.. oysa gerçekti söylediğim. sen kalbime geldiğinden beri değişti ritmi kalbimin. bir garip çarpıyor içimde. sığamıyor göğüs kafesime. nefesimi de kesiyor arada bir. yani senin yüzünden sevgilim bişeyi yok kalbimin sadece aşık oluyor, birazda sızlanıyor naz yapıyor, alışkın değil biri için heyecanlanmaya mazur gör bu halini. bişeyi yok kalbimin sadece içinde sen varsın ikimize dar geliyor...içim içime sığmıyor....

13 Mayıs 2009 Çarşamba

dar..

unutulmuyor hiç bir yaşanan kalbe acı geliyor zamansız bir nefes darlığı başı sonu olmayan belirsiz bir cümle gibi sensizlik...dar geliyor şimdi bu uçsuz bucaksız dünya bana uzay boşluğu küçücük... güçsüzüm ve çaresiz ve çok uzağındayım çaremin.. arabesk bulma söylemimi ama senin için vazgeçiyorum senden... sen bende kaybolma diye kendimi kaybediyorum. kendimi kendimde kaybettim senin için kimse için yapmamıştım bunu kendim için bile...

Cehennet

bir garip yalnızlık var bugün. pusuya yatmış yine ecel kapıda bekliyor. göemüyorum sanıyor gözlerini. siyahı koyu grisi inadına gri bir toz kaplıyor geceyi sabır çekip sabah olmasını bekliyorum. sen gelme diye rüyalarıma uyumaktan vazgeçiyorum. gece karanlık gece soğuk. bir esinti sarıyor odayı yanıbaşımda uyuyan ölüler hiç rahatsız olmuyorlar. duvarlar sarıyor etrafımı kımldayamıyorum. ses geliyor. gölge içeriden sinsice yaklaşıyor. parmak uçlarında adım adım ilerleyen ölüm parmak uçlarımda bekliyor. diğer ölüler horlamaya devam ediyor. ben bu anı böyle hayal etmemiş olmamının verdiği şaşkınlıkla bakıyorum etrafıma. yeşiller yok mavilerde. diyorum yolun cehenneme düştü. ses geliyor. cennette bu dünyada cehennemde sen cehennete gidiyorsun şimdi. bir tuhaf geliyor kelime cehennet ne diye sorucak oluyorum daha iyi sorulara saklıyorum hakkımı nedense üç soru var gibi geliyor takıntılarıma gülümsüyorum. ecel şaşkın bakıyor yüzüme. oysa o yüzündeki ifadeyi hep başka suallerde görmeye alışkın. vücudum karıncalanıyor. soğuyor ellerim daha da çok hiç ısınmazlar zaten. Allah vergisi bir ölü bedeninde yaşıyorum sanki rüyalarımda şahit değiller mi buna. bulutlar siliniyor birden etraf aydınlanıyor. kokrkmadığımı anlayınca ecel vaz mı geçiyor. bir el hissediyorum belimde. kucağına almış hastahaneye yetiştirmeye çabalıyor. gözyaşları damlıyor yüzüme. soğuk geliyor. vücudumun ısındığını anlıyorum. ölüm yine teğet geçiyor. bir damla kan akıyor burnumdan. koku siyaha yakın kırmızı tadını almak için dilimi uzatıyorum burnuma azrail gülümsüyor. hiç de kötü değil tadı. sevenlerim koşuyor peşim sıra etraf kalabalık yalnız kalınmıyorki bir de ölüme yalnız gidilir derler. verecek bir canım bende kalıyor. canımdan canlar geçip gidiyor. hastanedeki ilaç kokusu genzimi yakıyor, koku öyle kötü ki burnum bir daha kanıyor. bunu gören kulağım kıskançlığından mıdır nedir bilinmez kanamaya başlıyor. içimden dilimi kulağıma uzatmak geçiyor azrail ile ecel kahakahayı patlatıyor. elele tutuşup ayrılıyorlar yanımdan. deli diyorlar bırakalım ne yapsa yeri zaten. ben kendimi başka bir rüyada buluyorum bu kez rüyalar bitmek bilmiyor uymadığım halde peşimi bırakmıyor... cehenneti hayal ediyorum, cennet de bu dünyada cehennem de..

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Çocuk

Çocuk sana uzak dur demiştim uçurtmalardan... kapılırsan ve deli bir poyraz eserse kapar götürür seni biilmediğin diyarlara. sağlam basmalıydın ayaklarını yere unutmamalıydın sağlam bir ağaç gövdesine tutunmayı. bıraktın kendini kandın rengarenk uçurtmanın güzelliğine. şimdi bilmediğin diyarlarda rüzgarın seni geri getirmesini beklemektesin. dua et çocuk sen dua bilir misin?

Dostum...

Bir dost biliyorum hiçbir zaman okumayacak burada ondan bahsedişimi
bir dost başka evlerde başka yaramazlıklar yapıp aynı dayakları yediğim
bir dost geçmişte de değerli gelecekte de bugünde
bir dost sanki tek dost
yüzüne bakınca beni anladığını anladığım bir insan
bir yürek kırık dökük acı dolu benimkine kardeş
bir şarkı aynı şeyi hatırlatan
bir bira aynı tadı bırakan damaklarda
bir umut sadece mutlu yaşamak uğruna.
benzemiyor kimselere bir dost, benzemesin kimseler ona,

bir dost düşünce yanına düşecek kadar dost...

Yara

Kabuğunu kopartıp sakladığım yaralarımın izlerine baktım da dün sanki seni gördüm. sana vermiştim en son yaramın kabuğunu en kıymetli hazinenmiş gibi bakmıştın. Sen ki bu kadar değer verirdin bana. şimdi ben kalbimi nasıl başkalarına vereceğim? nasıl paylaşacağım seninle paylaşmadıklarımı? bu kadar erken gitmesen olmaz mıydı? toprak almasaydı seni. Tanrılar benden çok mu seviyorlar seni mümkün mü bu? düştüm kolum kanadı kabul bağladı yaram. koparttım yaramın kabuğunu yedim. tadı bir garip geldi. Sen öldüğünde dudaklarından gizlice öptüm odada aynı bu tadı andırıyordu. kopmuş yara kabuğu gibi bir ölünün dudakları. sen şimdi her nerdeysen görüyorsan ya da görmüyorsan sen şimdi ne yapıyorsan ya da yapmıyorsan biliyorum ki sevemeyecek kimse yara kabuklarımı senin kadar. biliyorum acıyacak hep yaralarım sen öpüp geçiremeyeceksin.

Ölüler geçiyor mezarlıklardan görüyorum. Her birinin ayrı bir hikayesi var fısıldıyorlar ben geçerken mezarlıktan. ben seni soruyorum sessizce onların analtıcak çok şeyleri var sana sıra gemiyor. ölüleri dinliyorum yine senin en kızdığın şeyi yapıyorum. kız diye sen bir yerden gel diye yapıyorum. masal oldu bir sürü hikaye oldu yokluğuna yazdıklarım daha neler neler oldu.

ölüler bilgisayar kullanabilir mi....

8 Mayıs 2009 Cuma

Devrim Arabaları

Dün izledim. çok beğendim. aktarmak istediklerim var:

Sevgilime dedim ki bu cümleyi iyi ezberle ileride çocuklarına söylersin :" ben senin öğrendiğin kadarını unuttum..."

sonra bu ülkede başarı her zaman cezalandırılır..

film ne kadar da Türkiyeydi. ne kadar başarılı anlatılmış.. insanlar inanıyorlar bu ülkede. gerçekten inanarak başlıyorlar.. ülkelerini seviyorlar, mücadele ediyorlar, daha iyisini istiyorlar..ama birileri arkaplanda nasıl güzel kullanıyor bu coşkuyu nasıl güzel oynuyor insanların erdem saydıklarıyla. bir grup mühendis hiçbir çıkarı olmadan sadece başarmak için fayda sağlamak için yapmıştı. bir grup bürokrat en fazla çıkarı olan sadece kendini kurtarmak için yapılmasına destek olmuştu.

Denizlerde böyle inanmıştı. hiçbir çıkarları yoktu. hiçbir fayda sağlamayacktı bu onlara. herkes için istemişlerdi. inanmışlardı sevmişlerdi mücadele etmişlerdi. kim niye desteklemek istedi biliyorlardı desteği de kabul etmediler. üç fidan oldular darağacında gözyaşı oldular. bir zamanlar anarşist vatan hainiydiler bir zaman kahraman oldular bir zaman ütopyacıydılar... onların terime tabire ihtiyaçları yoktu onlar sadece fayda sağlamak istemişlerdi.

ama iktisatın kıvraklığıydı bu biraz da işte. ceteris paribus nerdeydi unuttular. marjinal fayda kime göreydi?

iktisat yazasım var da olmuyor çok uzak kaldım marxa...